Türkiye kültürü ve Türkçe ile ilgili birçok alanı kapsayan final yarışmalarıyla “8. Türkçe Olimpiyatları” bugünlerde ülkemizde düzenleniyor. Neler yok ki yarışmada; Türkçe şarkılar, makaleler, şiirler, halk oyunlarımız daha neler neler… Kimler yok ki; Nepal’den Fransa’ya oradan ABD’ye kadar 115 ülke dersek anlaşılır sanırım.
Olimpiyatlarımızı izlerken niyeyse aklıma Üstad Akif’in “Çanakkale Şehitlerine” şiirindeki şu mısraları geliyor:
“Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Avusturalya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!”
İstiklal şairimiz, hiç şüphesiz bu mısraları çok olumsuz bir durumu tasvir ederken kullanmıştır. Fakat bu gelenler başka, bu gelenler sevgi için gelmişler. Oysa Çanakkale’ye gelenler savaşmaya gelmişlerdi. Peki niçin?
Cevap: Kandırıldıkları için!
Nasıl kandırılmışlardı?
Cevap: Biz canavar idik, yamyam idik onlar da bizi öldürerek medeni insanlara yardım ediyorlardı.
Tabi bu Afrika ve Asya’dan getirilenlere söylenen küçük yalandı. Hatta hatırlarsınız Araplara da karnımızda altın olduğunu söyleyip, ricad eden askerlerimizin karınlarını deştirmişlerdi. Asıl işin başı Avrupalı idi ve onlar içinse biz zaten doğal düşmandık.
Peki ne oluyor da bu insanlara daha dün bizi öldürmek onlar için şerefken, bugün bırakıp silahı Tokat yöresinin davul-zurnasıyla halay çekiyorlar? Kafayı mı yediler? Yoksa bu bir rüya mı?
Evet bu bir rüya idi. Bu rüyayı 30-40 sene önce görenlerin rüyaları artık gerçek oldu. Aşk ile çalıştılar bir başlarına savaşların, çöllerin ortasına; buzlu dağların ötesine geçtiler. Onlar bir rüya gördüler. Cehaletin olmadığı bir dünya rüyasıydı bu. Cehalet gidince hakikatlerin ortaya çıktığı bir dünyaydı bu. İnsanların sömürülemediği bir dünyaydı bu. İnsanlığa adaletin eşit dağıtıldığı bir dünyaydı bu. İnsanların renklerine göre değil, kalplerine göre sınıflandırıldığı bir dünyaydı bu…
Rüyayı gerçek kılmak için karşılıksız bir sevgiyle çalışanlar, milletlerine ektikleri tohumların ağaçlarının meyvelerini getirdiler. Safa getirdiler, diyelim. Bunun milletimiz, devletimiz için ne gibi güzellikler vaat ettiğini kitaplar dolusu anlatmak gerek. Şimdi mutluluktan ağlamaktan başka ne gelir elimizden?
Akif’le başladık onunla bitirelim. Bu gururu bize yaşatanlara sesleniyor Üstad:
“Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.”
Evet, ecdadımız ötelerin ötesinde bu işi başaran yiğitlerin alnından öpecek. Peki bize ne düşer? Bize bu gülleri derip getirenlerin ellerinden mi öpsek yoksa ayaklarına mı kapansak borcumuzu öderiz?...