Yolculuğumuz tarihimizde önemli bir yere sahip olan şehre: Çanakkale’ye.
Her yıl aldığım karne, adeta yolculuk vaktinin geldiğini anlatıyor bana ve bu yıl da karnemin hepsinin 5 olması güzel bir yaz için iyi bir başlangıç gibi görünüyor. Okuldan çıkar çıkmaz hemen eve varmak için, elimde karneyi sallaya sallaya koşar adımlarla yürürken yapmam gereken hazırlıkları düşünüyor ve içimden notlar alıyorum. Eve vardığımda önce anneme karnemi gösterip daha sonra da babamı arıyorum. Babamın sesini duymak çok iyi geliyor. Şimdi de sıra çantayı hazırlamada... Önce mayolar, diş fırçam, kıyafetlerim hepsi de yerlerini alıyorlar. Gerçi evdeki telaş hiç unutamayacağımız şeyleri bile unutturmaya yetecek nitelikte bile olsa da her şeyin tam olması umuduyla çantamı diğer çantaların yanına koyuyor ve gidene kadar onları bir köşede misafir ediyorum. Zil çalıyor ve herkes babamın geldiğinden emin bir şekilde çantalarını alarak kapıya yığılıyor. Babam hiç içeri girmeden bizi dışarı çağırıyor, biz de evimize 3 aylığına veda ederek arabaya biniyoruz. Gel gelelim İstanbul’un trafiği… Herkes tatilden yararlanarak kendini bu şehirden biran önce kurtarmak istercesine durmadan kornalara basıyor. OGS’den geçince yavaş yavaş azalan trafiğin yarım saat sonra tamamen bittiğini ve kırmızı kırmızı parlayan noktacıkların çok seyrek olduğunu görüyoruz. Birden araba duruyor, bu sene de geleneğimizi bozmayacağımızı anlıyorum. Herkes arabadan iniyor ve her yıl düzenli olarak geldiğimiz bir ekmek fırınına giriyoruz. Buradan sımsıcak ekmekle tereyağımızı alıyoruz hep birlikte arabaya dönüp kalan 20 dakikalık Tekirdağ yolumuza devam ediyoruz. Tekirdağ’ın merkezine çok geçmeden varıyoruz babam bana para uzatarak hadi koş dondurma al gel diyor ve ben arabadan indiğim gibi kendimi Tekirdağ’ın kalabalığına bırakıyorum. Adam iki elime alabildiğince dondurma külahı tutuşturuyor, koşa koşa arabaya geri dönüyorum. Herkes dondurmalarını afiyetle yiyor. Nihayet sahile varıyoruz. Gemi gelmiş, arabalar yerleşmeye başlamış bile. Babam arabayı orada görevli olan Murat Abi’nin tarifleriyle gemiye yerleştiriyor, biz hemen merdivenlerden yukarı çıkıyoruz. Şimdi de sıra ‘’sırat köprüsü’’ diye adlandırdığımız o uzun ince yoldan geçmekte. Biraz zor da olsa burayı geçip geminin en ucuna ulaşıyorum. Ufuk çizgisini seyrediyorum, o çizgiyi kaldırıp Çanakkale’yi görmeyi umuyorum ama bu ümidime annem mani oluyor… Annem bana sesleniyor, içeri geçmiyor, güvertedeki banklarda oturuyoruz ve annem o sıcacık ekmeğe mis gibi kokan tereyağını sürüyor. Bir yandan deniz rüzgarlarının getirdiği akşam serinliği içimize işliyor diğer yandan ekmeklerin sıcacık buharı yüzümüzü ve ruhumuzu ısıtıyor. Ekmekleri de yiyince hep beraber içeri geçiyoruz. Herkes kendine bir yer bulmuş, ben de zar zor bulabildiğim bir yere kıvrılıyorum. Geminin sallanması beşik, konuşulanlarsa ninni gibi geliyor.
-Buse, Buse haydi kalk kızım geldik.
-Geldik mi? Uyuduğumu fark etmemişim bile... Çıktığımız yoldan bir de inmesi var değil mi şimdi diye mızmızlanarak zor da olsa arabanın yanına iniyorum, sersem sersem arabaya biniyorum. Zaten limandan eve yürüme mesafesi olduğu için hemen eve varıyoruz. Geldiğimizde dedem bizi sımsıcak gülüşüyle karşılıyor. Ancak benim tek derdim uyumak olduğu için hemen onu öpüp horozların ötmesine aldırış etmeden uykuma kaldığım yerden devam ediyorum...
CAHİDE BUSE KARASU