Geçen yaz o az kalsın ölüyordu da siz hiç farkına bile varmadınız. Her tarafını betonlamıştınız, nefes alacak yer bırakmamıştınız ona. O, iki koca duvar arasında kısılıp kalmıştı. Ne hava, ne ışık, ne su? Neyse ki o yukarıdaki adam –komşuların sürekli şikayetçi olduğu adam- birkaç sabah çaydanlığını çamdan aşağı kötü sözler söyleye söyleye döktü de hayata tutunuverdi. E tabi! Siz de haklısınız, İstanbul’da su sıkıntısı vardı, kim versin ona suyu! Bir de ömrü hayatlarında ağaç mı görmemişlerdi neydi? Birkaç çocuk da gelip dallarını kırmıştı. Neyse fazla uzatmayalım velhasıl onun için yaz çok sıkıntılı geçmişti. Sonra sonbahar rüzgarları gürledi üstünde. Yaz boyu yarı beline kadar dolmuş çöpler rüzgarla birlikte havalanıyor, yüzüne gözüne bulaşıyordu. Neyse ki, çok geçmeden yağmurlar başladı da rahat bir nefes aldı.
Bu rahat günler başlayalı çok olmamıştı ki havalar iyice soğudu. Bu susuzluktan da kötüydü. Dalları donuyor, deli gibi esen rüzgar sanki o incecik bedenini orta yerinden kırmaya çalışıyordu. Ama dayanmalıydı. Tüm bunlara katlanacak, sürprizini yapacaktı, buna kararlıydı.
Bir sabah o fırtınalar, soğuklar bitiverdi. Nasıl olduysa oldu, bizimki hala yaşıyordu. Bir mucize gibiydi bahar yağmurları. Bir bir düşen su tanecikleri hayat verdiler ona.
Günler öncesinden çalışmalar başladı. Önce suların biraz daha aşağılara doğru inmesini beklediler. Sonra bin bir tür böcek toprağın altından üstüne doğru havalandırma tünelleri açtı. Bu sırada bizimki suyu bir güzel çekti en uç damarlarına kadar, sonra topraktaki binlerce madde arasında başladı aranmaya. Koku için lazım olan maddeler ayrı, kaç tane rengin her biri için lazım olan maddeler ayrı… Kısacası kendisine ne lazımsa aradı buldu, Aldı. Sonra uzun uzun güneşe baktı. İçten içe çalıştırdı tüm atölyelerini, işçiler bir toprağa daldı bir dalların ucuna çıktı. Bir sabah yine bir mucize oldu ve yeşil bir yaprak çıkıverdi o, en ince dalının ucundan… Sonra çalışmalar, çalışmalar, çalışmalar…
Nihayet büyük gün geldi, çattı. Her şey hazırdı. Bugün çok heyecanlıydı, daha gün ağarmadan uyanmıştı. Bir süre eksik bir şey var mı diye kontroller yaptı. Bu arada güneş de doğdu, güneşin ilk ışıkları gül ağacını aydınlatır aydınlatmaz, kaç gündür özenle hazırladığı tomurcuğu patlatıverdi. O dünyanın hiçbir parfümünde olmayan kokuları yayıldı etrafa. Gül ağacı çok mutluydu, başarmıştı. Şimdi tek bir şey kalmıştı: Tüm bu hazırlıkların yapıldığı varlık da onu görüp mutlu oldu mu her şey çok güzel olacaktı.
Bu sırada siz, sıcak yatağınızdan istemeye istemeye kalktınız. Acele acele giyindiniz bir ara mutfağa da uğrayıp birilerine bir şeyler der gibi yapıp çıkıverdiniz dışarı. Merdivenleri üçer beşer indiniz. Evinizden okulunuza, işinize, alışverişinize doğru bir hışımla çıkıverdiniz ki görmediniz, göremediniz sizin için yapılmış bunca hazırlığı. Bütün bunca zahmet de boşa gitmiş oldu. Yazık oldu! Ona değil, en çok görecek gözü kalmamış size yazık oldu. O sırf, siz onu görün de mutlu olun diye aylardır ne hazırlıklar yapmıştı oysa!
“Eh, yeter be! Ne anlatıyor bu adam ya hu?” Dediğinizi duyar gibiyim, doğru, size ne bütün bunlardan canım? Siz, bilmem hangi ünlünün, kedisini hangi berberde tıraş ettirdiğini merak eder, onunla ilgilenirsiniz. Doğrudur hayatın anlamı da zaten bu tıraşta gizlidir!
Siz yine de bugünlerde etrafınıza bir bakın! Bir şeyler oluyor, ağaçta, kuşta, toprakta… Bu olanlar acaba kimin için oluyor?