Biz çocukken eskiciler vardı sık sık mahallemizden geçen. Demir alan, bakır alan eskiciler... Anneler yaramazlık yapınca korkuturlardı çocuklarını "Seni eskiciye vereceğim." diye. Korkardık haliyle... Sahi ne oldu, çocukluğumuzun o tahta el arabasıyla gezen eskicilerine? Aslında var da biz mi haberdar değiliz yoksa! Galiba öyle çünkü onlar hâlâ her mahallede var ve hâlâ anneler korkutuyor çocuklarını eskicilerle.
Emir Altıngöller 34 yaşında. Aksaray'dan İstanbul'a ilkokulu bitirince gelmiş. Hikâye hep aynı, taşı toprağı altın İstanbul. Büyükleri ona tahta el arabası verip "Bununla sokakları gezip eski eşyaları alacaksın. Bir de 'eskiciiii' diye bağıracaksın." demiş. İşte böyle başlamış mesleğe 20 sene önce. Şimdi Sarıyer'de oturuyor. 10, 11, 13 yaşlarında üç çocuğu var. Eskiyen ya da bozulan soba, buzdolabı, şofben, çamaşır makinelerini alıyor. Tıpkı semtte geçimini bu işle sağlayan 500 kişi gibi.
Altıngöller, el arabasını alıp sabah 10.00 gibi evden çıkıyor. Beş altı saat sokaklarda gezip eşyaları topladıktan sonra evinin yanındaki depoya geliyor. El arabasından soba, buzdolabı, çamaşır makinesi gibi ağır eşyaları indirirken Mükerrem Hanım eşine yardımcı oluyor. "Zorlanıyor musunuz?" diye soruyoruz, "Seve seve yapıyorum." cevabını veriyor. Altıngöller, topladığı eşyaları burada birkaç saat boyunca söküyor, parçalıyor, sonra da hurdacılara satıyor. "Şu güne kadar en az 500 tane buzdolabı, çamaşır makinesi kırmışımdır." diyor. Kiloyla alıp satıyor. Kilosu alırken 40 kuruş, satarken 60. Kazancı değişiyor. Bir günde 10 lira da kazanıyor, 100 lira da. Aylık gelirinin bin 500 lirayı bulduğu zamanlar da oluyor. Şükrediyor haline, ne de olsa kendi işinin patronu!
Çöpten çıkan roketatarla karakolluk oldum
Bu meslekte enteresan anılarınız var mı diye soruyoruz. Önce gülüyor, sonra şunları anlatıyor: "Bu yaşıma geldim karakol kapısı nedir bilmem. Daha doğrusu bilmiyordum da öğrendim. Bir gün bizim hanım ve küçük kız pazara giderken çöpün yanında metal bir parça görmüşler. Babamın işine yarar düşüncesiyle eve getirmişler. Eve gelince baktım ki bu bir roketatar. Ne yapsam diye düşündüm. Çöpe atsam parmak izlerim var. Saat 22.00 civarlarında İstinye Karakol'a gittim, durumu anlattım. Çapraz sorguya aldılar. Her gelen soru soruyor aynı cevabı veriyorum, usandım artık. Eve geldiğimde saat gecenin 04.00'üydü. Ben karakoldayken bizim evin orası polis kaynıyormuş. Çöp konteynerlerini patlatmışlar içinde parça var mı diye. Ertesi gün de bir sivil polis beni tekrar sorguya çekti." Altıngöller, işten getirdiği pek çok eşyayı evinde de kullanıyor. Kimini tamir ediyor kimi de zaten çalışır vaziyette. Evinde kullandığı televizyon, bilgisayar, teyp, buzdolabı da bu eşyalardan. "Eskiden bozulan eşyalar tamir edilirdi." diyor. Şimdiyse arızalanan çamaşır makinesine 200 lira vermektense 500 liraya yenisi alınıyor. Buna rağmen eskiden daha çok kazandığını söylemeden edemiyor. İşsizlikten olsa gerek, bu mesleğe olan talep son yıllarda artmış. Ancak kendisi bu mesleğe en fazla on yıl ömür biçiyor. Öyle ya kolay değil o yokuşları inip çıkmak, buzdolabını beşinci kattan sırtta indirmek bir de yağmur çamur, donduran soğuk tabii. On yıl sonra ne olacak diyoruz, "Allah kerim" diyor.
Bir saatte 17 milyar kazandım
Sarıyer'de bir hurda deposu, dokuz kişinin ekmek kapısı. Beşinin de hem evi hem işi. Hepsinin memleketi Aksaray, aile orada, bekâr da olunca başka çare yok. Para bu mekânda kazanılıyor, yemek burada yeniyor, gece istiraheta de burada çekiliniyor. Etraf karmakarışık, demir bakır eşyalar, kablolar, ampuller, çeşmeler, parçalanmış televizyonlar... Mevlüt Çavuş hurda deposunun patronu. 1980'de gelmiş İstanbul'a, beş yaşındayken. İlkokula adımını atmadan başlamış işe, şimdi 44 yaşında. 750 lira kira verdiği bu depoda 15 yıldır yaşıyor. Yedi çocuğu var, iki oğlu yanında çalışıyor. Beş yaşındaki Yunus Emre'nin de bu işi yapacağını söylüyor babası. İşinden çok memnun, bağımlılık yaptığını anlatıyor. Antika eşyalar geldiğinde değmeyin keyfine, kimisini yüksek ücrette satıyor kimisini de saklıyor.
Geçtiğimiz günlerde yaşadığı hadiseyi gözlerinin içi gülerek büyük bir keyifle anlatıyor: "Yeniköy'de bir kilisenin papazı kâğıtları, kutuları toplamam için beni çağırdı. Gittim, kilisenin temizliğini yaptım. Depoya döndüğümde bir kolinin içinden 8 buçuk kilo ağırlığında gümüş heykel ve mumluk çıktı. Antikacıya 17 milyara sattım. Sonra gittim Citroen marka araba aldım. Böyle sürprizler yaşıyoruz bu meslekte." Mevlüt Çavuş, bütün gününü bu depoda geçiriyor. Kâğıtları, plastikleri, demirleri kantarla tartıp parasını ödüyor. Bir araba dolunca başka hurdacıya götürüp satıyor sonra bu eşyalar TIR'a yüklenip fabrikaya gönderiliyor. Kâğıdın kilosu 20 kuruş, demirin 50. Aylık kazancının 6 bin liranın altına düşmediğini söylüyor. Yaptığı işi çok sevdiğini anlatırken yanındaki dolaptan bir radyo çıkarıyor. 80 yıllıkmış, hâlâ çalışıyor. Kendisi gibi bir hurdacıdan 50 liraya almış. Bir müşteri 150 lira verip satın almak istemiş ancak satmamış.
Bir kilo demire bir sakız
Murat Ayduda (35) depoda yatılı kalanlardan. Ailesi Aksaray'ın köyünde. Kendisi kışın İstanbul'da, yazın köyde. 20 senedir eskicilik yapıyor. Hurda deposunda kalmak zor tabii. 150 metrekarelik bu mekân sobayla ısınıyor. Akşam olunca yemekler bazen nöbete göre bazen de ortaklaşa yapılıp afiyetle yeniyor. Kazancını soruyoruz, şükrediyor. Bundan üç sene kadar önce işler iyi değilmiş. Bir kilo demirin fiyatı bir sakıza denkmiş. O zamanlar zor dönemler geçirdiğini anlatıyor: "İnsanlar demiri çöpe atıyordu, ben de atıyordum. Bu durum birkaç ay devam etti, sonra düzeldi." Şimdilerdeyse mesleğe olan talepten yakınıyor. Eskiden bir ilçede bir tane hurdacı, şimdi bir mahallede dört beş tane olduğunu söylüyor. Haliyle kazancın azaldığını da. Her şeye rağmen mutlu olmasını biliyor, şükretmesini de tabii.
f.turan@zaman.com.tr
FATMA TURAN (ZAMAN GAZETESİ PAZAR EKİ) 22.05.2011
Not:HABER GENEL YAYIN YÖNETMENİMİZ ÖMER KARABULUT TARAFINDAN TAVSİYE EDİLMİŞTİR..