GELİNCİK
Bir çocuk bakıyor kapı aralığından. Gözlerindeki o
tatlı tebessüm bana söyleyemediklerini anlatıyor.
Beni çağırıyor… Gitmek isteyip de gidemediğim yıllarıma doğru bir hüzün
penceresi açılıyor yüreğimin kapı aralığından ve anılar belleğimde kıpraşmaya
başlıyor.
Maziden
esen o tatlı meltemin büyüsünde bir bahar günü canlanıyor gözümde. Kırlarda
papatya topladığım güneşli bir günün verdiği mutlulukla akşama kadar oynayıp da
yorgun düşmüş bedenimi eve sürüklerken hissettiğim o tatlı yorgunluk… Bir bahar
gününde başımdaki papatyalardan yaptığım tacım, ellerimde kınalarım ve
yüreğimde o masum duygularla anneme doğru koştuğum anlar… Sonra yağmurlu bir
günde tarlalardan topladığım gelincikler… Sahi nasılda kıyabilmiştim onlara
şimdi yüreğim sızlıyor. Ama anneme, anneler gününde en değerli hediyeyi vermek
istemiştim. Ve biliyordum ki; 'o kutlu varlık' benden daha güzel bir hediye
almadığını söylerdi her zaman. Ben de onun için sevgimi vermek istemiştim
anneme… Oysaki koparmak için her elimi uzattığımda o meşhur hikâye gelirdi
aklıma; ezilmiş zikredemeyen çiğdemin hikâyesi… Yüreğim sızlamakla beraber bir
müddet tahayyülümde canlandırmaya çalışır, sonra da dayanamaz koparırdım
vurdumduymazlıkla.
En sevdiğim çiçek
gelincik çiçeğiydi. Belki annemin bana hep gelinciğim diye seslenmesinden
seviyordum bu çiçeği bilmiyorum ama şimdi daha iyi anlıyorum… O zamanlar
kıpkırmızı gelincikler arasında daha açmamış olanları koparırdım hep. Küçük
küçük, yumurtaya benzeyen oval toplar gibiydiler. Onlara bakmak öyle büyük bir
zevk verirdi ki bana, uzun uzun seyrederdim onları ve sonra kabuklarını soyar
içindeki gelinciği çıkarırdım büyük bir heyecan içinde. Daha dış dünya için
hazırlıklarını tamamlayamadığından olsa gerek, o güzelim yaprakları kırış kırış
ve açık pembe renkte olurlardı. Galiba annemin bana neden gelinciğim diye
seslendiğini ve gelincik çiçeğini neden bu kadar çok sevdiğini anne olunca daha
iyi anlamaya başladım. Annemim gözünde bu çiçek beni tasvir ediyordu. Daha
kendini hayata hazırlayamadan birinin gelip onu acımasızca koparması,
yapraklarının açık pembe ve kırışık olması, ıslak, titrek yapraklarındaki
yağmur taneleri, rüzgârda yapraklarının kopacak kadar narin ve kırılgan olması
mıydı ki annemin belleğinde gelincikle aramıza örülen bağ?
Aradan yıllar geçti ve
bende bir gelincik sahibi oldum. Şimdi yağmur yağmakta ve ben annemi hatırladım
yine… Buğulu camlardaki yağmur damlaları bana hep annemin gözyaşlarını
hatırlatır nedense. Bir gelin olarak karşısına dikilip de elini öperek ondan
ayrılırken, bana gelinciğim diye seslendiği an gelir hep aklıma… Ardımdaki
yüzlerce yaşlı gözlere; yaşlı gözlerle bakıp ta hoşça kal dediğim anın buruk hüznüyle
kanatlanır hep yüreğim, böyle yağmurlu günlerde. Oysaki ayrılırken bir bahar
günüydü ama hüzün yağmurlarında ıslanmıştık biz canım annemle…
Funda Gökçen / Unutamadıklarım...