Günümüz Fransız Edebiyatının en tanınmış yazarlarından olan Michel Tournier'in başyapıtı olarak adlandırılan “Cuma ya da Pasifik Arafı” Danıel Defoe’nin ünlü eseri “Robinson Crusoe” ile aynı konuyu aynı kahraman isimleri çerçevesinde işliyor. Michel Tournier, bir bakıma iki yüz küsür yıl sonra Defoe’nin romanını modern insanın yalnızlık, öteki ve sapkınlık sorunsalları çerçevesinde yeniden işliyor.
Tournier yaşadığımız hayata anlam verebilmek için hikâyelere ihtiyacımız olduğunu düşünen ve mitosları ciddiye alan bir yazar. Temel kaygısı Batı kültürünün temel mitoslarını dönüştürerek bambaşka anlamlandırma ve yaşama imkânlarına işaret etmek! Vahşileri ve doğayı uygarlaştıran beyaz adam' imgesini, 'üretim, tüketim' tapınmasına ve 'zaman, düzen, disiplin' kaygısını, en özlü biçimde ifade eden Robinson mitini paramparça ederek yeni bir doğa/düşünce sentezini inşa ediyor. Cuma ya da Pasifik Arafı, Spinoza'dan Lévi-Strauss'a, Hegel'den Sartre'a bir dizi düşünüre atıflar içeren bir düşünce romanı olmasına karşılık bir macera romanı kadar da sürükleyici. Düştüğü adada önce yalnızlığı kabullenemeyen, umudunu yitiren Robinson, daha sonra Batı kültürünü minyatür boyutlarda yeniden kuruyor, önce doğanın, sonra da kendine köle yaptığı 'vahşi' Cuma'nın başkalığıyla yüz yüze gelmesi anlatılırken; bütünüyle batı insanı, batı düşüncesi ve açmazları da ele alınıyor aslında. Ne yazık ki sonuçta Robinson başladığı noktanın da gerisine düşüyor: Sapkınlık ve yanılsama. Temel hakikatini kaybeden insanın yanılgılarından olan ölümsüzlük ve cinsellik yanılgılarına saplanıyor.
Tournier, maalesef, 20. yy psikoloji biliminin batı insanında oluşturduğu yanılsamadan kurtulamıyor. İnsanı yalnızca güdülerinin (açlık-cinsellik v.s.) ürünü olarak ele alıyor, sonuçta bu insan sapkınlıktan öteye geçemiyor. Oysa Defoe’nin kahramanı iki yüzyıl önce batılı insanın o günkü hatalarına düşse de sapkınlaşmamıştı çünkü bir ahlak, bir din anlayışını korumaktaydı. “Cuma ya da Pasifik Arafı”nda adada uzun süre yalnız kalan Robinson bir tereddüdü, bir çelişkiyi baştan sona kadar sürüklüyor. Sonuçta okuyucusuna hiçbir çıkış yolu gösteremiyor. Modern insan, buhran içerisinde veya sapkınlık içerisinde yaşamaya mahkum kalıyor.
Sonuç olarak; “Cuma ya da Pasifik Arafı” çok temel sorunları ele alıyor, yer yer bunları çok başarılı bir şekilde işliyor fakat temel hakikati kaybeden modern insana sapkınlıklarını veya buhranlarını sürdürmekten öteye bir şey vaat edemiyor. Kitap, en azından bir romanın aynı kahramanlarla yeniden fakat farklı bir şekilde işlenebileceğini göstermek açısından okunmaya değer. Fikir açısından ise; insanın yalnızca maddi bir varlık olmadığını kavrayanlara, bir inanç sistemine bağlı olanlara hiçbir şey sunmuyor. Belki yalnızca bu hakikatleri kaybedenlerin içerisine yuvarlandığı sapkın çelişkiler yumağını gösteriyor.