Adını yazdığı eşsiz eserleriyle yaşatan Lev Nikolayeviç Tolstoy, inanılacak her şeyin önce fikir çilesini çekmenin gerekliliğine inanmaktadır. Tarihin en müstesna kafalarından birine sahip olan Tolstoy, çağının “akılcılık” ilkesine yürekten bağlıdır. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarından sonra hayatını tamamen bilimsel ve mantıklı olan doğrultusunda şekillendirmiştir. Fakat en büyük eserlerini verip de büyük şöhrete ve itibara sahip olduktan sonra bir buhran içerisine girer. Geriye dönüp baktığında hayatını bir başarısızlık ve hiçbir şey olarak niteler. Yaşama tutunabilmesi için bir sebep bulamamaktadır. “Ben neyim, niçin yaşıyorum?” sorusuna verilebilecek cevabı önce tek tek tüm bilimlerde, sonra felsefede arar. Bunlarda tatmin olacağı bir cevap bulamayınca İslamiyet’ten Budizm’e kadar tüm inanç sistemlerini kendi kaynaklarından inceler.
İnanç ile inkâr, yaşam ile ölüm arasındaki ince ve derin çizgide eşsiz bir fikir ve ruh çilesi çeker. Bu ikisi arasında bocalar durur. Ve sonra:
“Ölmeye ve dirilmeye dair yüzlerce olay hatırladım. Gördüm ki ben yalnızca Tanrı’ya inandığımda yaşıyordum. Tanrı’yı düşünmem yetiyordu, o zaman hemen diriliyordum. O’nu unuttuğum, O’na inanmadığım zamanlarda ise, yaşam da yok oluyordu. Yaşamın bu diriliş ve ölümleri neydi? Tanrı’nın varlığına inancı kaybettiğimde, sanki yaşamla ilgili bağlarım da kopuyordu. Tanrı’yı bulmak konusunda az da olsa umudum olmasa, yaşamıma çoktan son verirdim. Fakat yaşıyordum. O’nu hissettiğim ve O’nu aradığım zaman yaşıyordum. Öyleyse, O vardır. O, O’nsuz yaşanmayan şeydir.” Der.
Yazarın ara ara tuttuğu günlüklerinden derlediği bu eşsiz eser, bizleri toplumun inandığı batıllıklar üzerine düşündürmenin yanı sıra, bizlere inanmanın niçin gerekli olduğunu da eşsiz bir fikir çilekeşinin rehberliğinde gösteriyor.