İstanbul’un kaliteli eğitim veren liselerinden birindeyim. Tertemiz bir sınıfın penceresinden üç beş tarihi bina ile onlarla yaşıt üç beş çınar görünüyor. Güneş umut vadediyor lise camlarından bakanlara... İster istemez lisede okuduğum yıllara dalıyorum. Giden yılların bir daha asla geri gelmeyeceği, bir daha asla yaşanamayacağı gerçeği taş gibi oturuyor yüreğime. Pişmanlık, çaresizlik…
O günler ne günlerdi, hey gidi deyip tatlı bir gurur kaplamıyor yüreğimi. Aksine hınç ve öfke doluyum. Benim okuduğum lisede böyle temiz sıralar yoktu. Öğrenmenin zevkini tadan öğrenciler doldurmuyordu sıraları. Kitaplar bize bir şey ifade etmiyordu. Burada okuyan öğrencilerin iyiye, güzele yöneltilişlerinin aksine biz çirkin olana dair ne varsa vahşice benimsiyorduk.
Bize eğitilmesi gerekenler gözüyle bakılmadı hiçbir zaman. Biz geçiştirilmesi gereken, bir an önce kurtulunması gereken öğrencilerdik. Bunun için yedi sekiz zayıfla, onlarca günlük devamsızlıkla da olsa ellerimize diploma tutuşturuluyordu. Çaba gerektirmeyen bir şeydi ilköğretim ve lise diploması. Kolayca alınabildiğine göre bir kıymeti yoktu. O halde daha önemli şeylerle uğraşmalıydık. Nitekim biz de öyle yaptık.
Şimdi imrenerek baktığım bu sınıfta on bir yıllık ilk, orta ve lise öğrenimimi düşünüyorum. Lisedeki üç yılım bana ne kazandırdı? Ortaokulu niçin okudum? Ya ilköğretimim?
İlköğretimde harfleri birbirine çatmayı, toplama, çıkarma, çarpmayı, evden başka dünyalar da olduğunu öğrendim. Bu açıdan bakıldığında ilköğretimimin hakkını yiyemem, ortada somut kazanımlarım var fakat bir şeyi kazanamadım ki o da kitap okuma alışkanlığıdır. Şimdi ilkokulun asıl vazifesinin bu olduğunu düşünmem boşuna. Bu benim hüsnü kuruntum. O yıllar zor yıllardı, biz varoş çocukları çok fazlaydık, yerli malı haftaları yapardık!
Ortaokul vardı o zamanlar –o zamanlar dediğimiz daha dün, 1990’lar- biz gider gitmez kapattılar bizim okulu. Bizden daha olmayacağı için hepiniz mezun olacaktık, devamımız olmadığına göre alt sınıf da olamazdı, olmayan alt sınıfa kalamazdık. Dedim ya biz bir an önce kurtulunması gerekenlerdik. Sınıfımızda 50-60 kişiydik, kitaplar çok sıkıcıydı, hocalar hep dövüyordu bu gibi sebeplerle okul iyi bir yer değildi. Biz de kaçtık okuldan böylece okuldan kaçmayı öğrendik. Okuldan kaçınca niye gelmedin diye sormuyorlardı. Dışarıda bir şeyler öğreniyorduk, mesela küfretmeyi, haylazlık etmeyi, kavga etmeyi, sigara içmeyi… Zaten biz sonduk bizden bir daha olmayacaktı!
Ortaokuldan sonra okulumuzu sattık, düz liseye gittik. Kalanlara göre ihanet etmiştik. E tabi bizi iyi liseler almadı. Varoştaki bir liseye gittik, orası bizim gibilerin gittiği bir liseydi. Lisede ortaokuldayken okuldan kaçarak kazandığım tüm meziyetlerimi geliştirdim. Üstüne her gün bir paket sigara içmeye başladım. Arabesk dinledim, bol bol efkârlandım. Liseyi bu ulvi değerlerle tamamlayarak, lise diploması almaya hak kazandık! Milli eğitimin eline düşeli tam on bir yıl olmuştu.
Sonra ne mi oldu? Yaşımız 18’di. Okuldan çıktığımızda bize, bizim hiçbir şey olmadığımızı söylediler.
Şimdi suçlu arıyorum. Evet, bizim de hatalarımız vardı. Fakat asıl suçlunun biz olmadığımızı biliyorum. Sistem çabuk çabuk savdı bizi başından. Biz ortaokulda İmam Hatip’e giden varoş çocuklarının sonuncusuyduk. Bin yıl sürecek olan 28 Şubat, bizden bin yıllığına kurtuluyordu. Çok tehlikeliydik, onun için iyi eğitimi hak etmiyorduk. Zaten bizden adam olmazdı, vakit harcamaya değmezdik biz.
Söylenecek fazla söz yok. 1990’ların eğitim işlerini düzenleyenler bizi harcadı. Bizim suçumuz muhafazakâr varoşlarda doğmaktı. Harcadılar bizi, anlıyor musun?
Şimdi kulaklarımda 1990’lardan kalan bir Ferdi Tayfur şarkısı çınlıyor:
“Durun ümitlerim gitmeyin durun,
Evvelce mutluyduk maziye sorun,
Günahım çok ise zincire vurun,
Geçliğimi verin, almayın yıllar!”
Yazarımızın Yazısını Kullanan Yerler:
http://www.sendeyolla.com/haberdetay.aspx?&cid=70&fid=395161&id=395170
http://www.megahaber.net/geri-verim-yillarimi.html